MELEK’İN KALEMİNDEN- Özerk Demokratik Feminist Üniversite Mücadelesi Üzerine

MELEK’İN KALEMİNDEN- Özerk Demokratik Feminist Üniversite Mücadelesi Üzerine

Kolektif bir kurtuluş için erkek egemen üniversite yapısının tümden dönüşümü ancak üniversitenin feminist özsavunma örgütünün inşası ile mümkün olabilir. Üniversitenin patriyarkal ilişki biçimlerini değiştirmeden bir dönüşüm gerçekleşemeyeceğinden, bu dönüşümün gerçekleşeceği bir feminizasyon süreci olacaktır yani üniversite feminist bir hal alacaktır. Özerk,demokratik, feminist üniversitenin mücadele programını ortaya çıkarmak her politik program gibi bir politik iddiayı da içinde barındırmaktadır.

Tüm dünya Covid-19’un etkisi altına girmeden hemen önce son kitlesel eylem 8 Mart’ta gerçekleşmişti. Ardından ilk vakanın açıklanmasıyla evlere kapatıldığımız, kampüslerden koparıldığımız bir süreçle karşılaştık. Hayatlarımızda bu kadar ani değişimler, alt üst oluşlar yaşanırken ilk 8 Mart’ı coşkumuzdan ve inadımızdan hiçbir şey eksilmeden karşılamamızın pandemi boyunca öfkemizin derinleşmesiyle doğrudan ilgili olduğunu söyleyebiliriz. AKP’nin salgın yönetimi yalnızca kadınlarda değil halkın genelinde neoliberal patriyarkal politikalara karşı derinleşen bir öfke biriktirdi. Bu öfke kendisini Boğaziçi direnişiyle açığa çıkardı. Boğaziçi direnişinden biriktirdikleriyle alanları üniversiteli kimliğiyle dolduran taze direnişçiler 8 Mart’ın içeriğini ve kitleselliğini büyük oranda etkilediler. Üniversiter taleplerin yükseldiği, genç ve dinamik bir kitlenin ağırlık bastığı halde ilerleyen 8 Mart için bir öncekilerden farklı olarak kampüsün isyanını yükseltmesi dikkat çekici tarafıdır. Boğaziçi direnişi sırasında kadın ve LGBTİ+ düşmanlığı üzerinden gündemin gelişmesi 8 Mart’ta da kendisini yineledi ve daha önce ezanı ıslıklama, terörize etme gibi söylemleri bu kez LGBTİ+ düşmanlığı üzerinden gerçekleştirdi. Bu saldırıların her biri feminist hareketin çok uzun zamandır kurmaya çalıştığı ittifaklar düzlemini açığa çıkarıp sınanır hale getirdi. Feminist hareket ayrıştırma politikalarının karşısında bütünlüklü bir mücadele alanıyla cevap verdi ve ‘Renklerimizden vazgeçmeyeceğiz!’ diyerek ittifakalar arası güven tazeleyici bir alan oluşturdu.

Homofobik, kadın düşmanı rektör istemiyoruz!
AKP’li rektör Melih Bulu’nun Boğaziçi’ne kayyum olarak atanmasıyla başlayan direniş bir anda memleketin bütününü sararak toplumsal bir tepkisellik yarattığını görüyoruz. AKP iktidarı boyunca hegemonik üstünlüğünü sağlayamadığı üniversiteliler özelinde de ‘makbul’ kalıplara sokmaya çalıştığı kadınlar ve LGBTİ+lar erkek devlet şiddetinin bir biçimi olan kayyum rektöre karşı yan yana gelerek toplumsal ve politik taleplerle direnişin bütününe yön verdiler. ‘Kadın düşmanı, homofobik rektör istemiyoruz!’ talebi Melih Bulu’nun özelinde tüm kayyumlara karşı ortak bir talep olarak yükseldi. Boğaziçi direnişi erkek şiddetine, LGBTİ+ fobiye ve üniversitenin tüm farklılıklarına saldırılar karşısında özsavunma haliyle gerçekleşen bir direniş biçimine dönüştü. İktidar açısından değerlendirdiğimizde saraydan kayyum atamak dışında yani faşist yöntemlere açıkça başvurmak dışında çözüm bulunamayan bir durum söz konusu. Üniversiteye yönelik hedeflerini kayyumluk üzerinden gerçekleştirmeye çalışan iktidarın neler amaçladığı kayyumların üniversitelere yönelik saldırılarında açığa çıkıyor. Saray temsilcisi kayyumların ilk olarak kadın ve LGBTİ+’lara yönelik saldırılarda bulunmasından çıkarımla erkek egemenliğini sorgulanamaz hale getirmenin kayyum siyasetinin temeli olduğunu söylemek mümkün. Üniversitelerde kulüpleri kapatarak, taciz birimlerini etkisizleştirerek, doğrudan cinsiyet temelli yaklaşımlarla kampüsü şekillendirerek, öğrencileri tutuklayarak erkek egemenliğini sorgulanamaz hale getirmeye çalışsa da bastırılamayan bir güçle karşılaşmaktan kurtulamıyor.
Boğaziçi direnişi ve 8 Mart eylemlerinin iyice açığa çıkardığı feminist özne kapasitesinin ve içerdiği kimliklerin genişlemesi üzerine tartışmalar, aslında feminist hareketin terf tartışması ve toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının ana akımlaştırılması tartışmaları üzerinden bir süredir gündemlerimizi dolduruyordu. Öyle ki tartışmanın kendisi uluslararası boyut alıyor Guardian gazetesi ile USA sürümü arasında editoryal tartışmaya dahi neden olabiliyordu. Hareketin kendi içinde transfeminizm ve radikal feminizm arasında dönen bir kavram tartışması değil, devrimci kapasitesi genişleyen öznelerin var olma, alan yaratma mücadelesi olarak görebiliriz. TERF tartışmasına bu yazımızda geniş yer veremeden geçecek olsak da  feminist öznenin olanaklarına gücüne güvenerek hareket etmeliyiz. etmesi. Öznenin kendisinin potansiyeli bütün cinsiyet sistemlerine, kavramlarına aşıp meydan okurken kısır tartışmaya sıkışmamak gerekiyor. Feminist hareketin genişleyen özneleri ile heteropatriyarkal kapitalizme karşı kendini yeniden inşa etmesinin olanaklarının bugün var olduğunu görebiliyoruz.
Neoliberal sistem içerisinde üniversitenin konumunu patriyarkadan bağımsız düşünemeyiz. Tarihsel olarak da  baktığımız patriyarkal sistem ile kurduğu ilişki başlangıçta kilisenin denetim gücüyle sağlarken bugün neoliberal sermaye ve merkezi bir baba figürünün temsili olan devlet üzerinden bunu yapabilmektedir. Patriyarkanın ideolojik pozisyonlarının üniversite içerisinde kurumsallaşması ise mekanın kullanımından, bilgi üretim biçimlerine, çeşitli araçların- üniversiter kurumlar araçlar- doğrudan AKP iktidarının denetiminde olmasıyla sağlanıyor. Bu denetim mekanizması sonucu atanan kadrolar, kayyumlar üniversitelerde erkekliğin ve homofobinin yeniden üretimine zemin hazırlayabilecek uygulamalarda bulunması kadınların ve LGBTİ+’ların üniversite yaşamına aktif katılımına engel oluşturmaktadır. Kampüs içerisinde kurulan bu hegemonik erkeklik, merkezdeki baba figüründe yani Erdoğan şahsında devletten alınarak bir iktidar semboliği oluşturmaktadır. Üniversite gibi bilginin toplumsallaştığı bir kurumda eşitsizliğin toplumsallaşması, yaşamın her alanında erkekliğin yeniden üretilmesi meşruiyet kazanması demektir. Böylelikle patriyarkanın üniversiteyi ideolojik bir araç olarak kullandığını görüyoruz.
Üniversiteli kadınlar, kadınların kendi içinde ayrıldığı sınıf ve katmanlar içerisinde üniversiteyle kurulan ilişkisinden kaynaklı konumu daha farklı bir yerde duruyor. Üniversiteye geldikten sonra patriyarkanın denetim aracı olan aileden kazandığı özerklik alanı oluşuyor. Aileye olan edilgen ve bağımlı halden çıkarak kendi hayatı üzerinde kendi karar vermeye, kendisi için bir yaşam sürmeye başlıyor. Ataerkil toplum için kadınlar açısından özerklik olumsuz bir anlam ifade etmektedir. Üniversiteli kadınlar için özerklik alanı aileye olan ekonomik ve sosyal bağımlılığını sonlandırarak veya biçimini değiştirerek kısmi özerk alanı yaratır. Bu da patriyarkal kapitalist sistemin kadın üzerindeki denetim araçlarından bir diğeri olan görünmeyen emek üzerinden üniversiteli kadınlar üzerinde denetim kuramamasına sebep oluyor. Görünmeyen emeğin en bariz biçimlerinden ev içi emek üretiminin yurtta kalarak veya kendi evinde kendi belirlediği biçimde yaparak dışına çıkıyor üniversiteli kadınlar. Feminist özsavunma biçimi olarak bireysel güçlenmenin kolektif güçlenmeye dönüştürme yöntemiyle, kadınların bireysel kendi yaşamlarında kazandıkları özerklik alanını kolektifleştirerek üniversitenin patriyarkal tahakkümden özerkliği mücadelesine evriltilebilecek potansiyeli taşımaktadır.
Diğer yandan patriyarkadan özerkik alanı kazanmışken sistem üniversiteli kadınları borçlandırarak sisteme eklemlediğini görüyoruz. Neoliberal süreçte yeniden üretim mekanizmalarının borca bağlanması, örneğin kyk kredileri, yaşıyor olmanın kendisinin borç üretmeye başlaması anlamına geliyor. Bu nedenle üniversiteli kadınların sistem ile arasındaki çelişkileri somutlarken ne sadece patriyarkayı ne de kapitalist sistemi esas alabiliriz. Üniversiteli kadınların sistemle olan çelişkilerin çoğu üniversite odağında gelişmektedir. Üniversiteli kadın  hareketinin dayanakları da buna göre şekillenecektir. Bu nokta üniversiteli kadınları patriyarkal kapitalist sistem için denetlenemez pozisyonda olmalarına da aslında bu nedenle ikitdarın yoğun saldırısı altındadır.
Demokratiliği ise bugün toplumsal cinsiyetin kör nokta olarak kalmadığı bir şekilde yeniden kavramlaştırmamız gerekiyor. Kadınlar ve LGBTİ+’lar için kavram, feminist mücadelenin kendi ilkeleri ve işleyişinde karşılığını buluyor. Aslında bakarsak feminizm ve demokrasi iki gelenek olarak eşitlik nosyonlarıyla ilgilenmeleri, keyfi iktidara karşı çıkmaları gibi fazlaca ortak noktası varsa da birbirlerine koşut bir şekilde gelişmemişlerdir.1 Bugün geldiğimiz noktada ise demokrasi mücadelesi, feminist hareket içerisinde en ileri formunu bulduğunu görüyoruz. Feminist hareketin kamusal alan ile özel alan arasındaki çizgiyi ortadan kaldırarak politikanın evlerimizin içlerine, kişisel yaşamımızın kendisi haline gelmesini sağlamıştır. Daha önceleri önemsiz görülen, özel olan birçok konu, durum bugün kamusal bir mesele haline gelmiştir. Her şeyin kamusal alana taşınıp politikleşmesi, bu durumları demokrasi mücadelesinin de bir parçası haline getirmektedir. Demokratik üniversiteyi de kadınların ve LGBTİ+’ların üniversite yaşamına aktif katılımını bu bağlamda tartışmamız gerekir. Bugün bir üniversiteli kadının kamusal bir alan olan kampüslerde yaşadığı bir taciz, şiddet olayı, LGBTİ+’ların cinsiyetsiz tuvalet talebi, ayrımcılıktan kaynaklı derse katılım kanalı daralması, yurtların ikili cinsiyet üzerinden ayrıştırılarak bunları yeniden üreten uygulamalarının var olması, demokratik üniversite mücadelesinin doğrudan bir sorunu olmalıdır. Bu nedenle aynı 1700’de Mary Astell’ın bir kralın mutlak egemenliğini şiddetle reddedenlerin, bu egemenliğin bir kocada olmasını neden doğal kabul ettiklerini sorduğu zaman, bugün apaçık olan bir bağlantıyı kurması1 gibi kampüslerde kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamlarına yönelik tahakküm biçimlerinin AKP’nin tüm toplum üzerinde kurduğu tahakkümüyle bağlantısını kurmamız gerekiyor.
Demokratik üniversite mücadelesinin bugün doğalında feminist bir içerik kazanmasının bir sebebi de AKP iktidarının kendini kadın ve LGBTİ+ düşmanlığı üzerinden kuruyor olmasıdır. Üniversiteye yönelik politikalarına karşı gelişen çatışma da bu doğrultuda değişmektedir. Atadığı bir AKP’li, cemaatçi kadro üniversiteli kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamını tehdit eder pozisyona gelebilmektedir. Bu nedenle üniversitelerde cinsiyetçi, homofobik, yandaş akademisyen, rektör istemiyoruz talebi karşılığını memleket için demokrasi talebiyle iç içe bulmaktadır.
Dönemin renkli, kapsayıcı yeni feminist bir örgüt modeli
Özerk-demokratik üniversite mücadelesinin özellikle Boğaziçi’nden bu yana kazandığı feminist içerik hareketin dinamiğine öncülük eder pozisyonda ilerlemiştir. Bu öncülüğün örgütlü bir düzleme çekileceği uçlardan bazıları hareketin içerisinde sivrilmiştir. Öğrencilerin üniversitenin kendi öz sorunlarıyla programı olan, demokratik bir işleyiş kazandığı takdirde özneleştiği dayanışmalar kadınlar içinde kitleselleşmenin ve bir aradalığın yollarını oluşturuyor. Kadınların kitleselleşebilmesinin ihtiyacından kadın+ dayanışmaları karşılık bulmuştur. AKP’nin Gezi’den bu yana üniversitelerdeki feminizasyon süreçlerinin karşısındaki saldırılarına bütünlüklü bir mücadele düzlemi oluşturulamamıştır. Üniversitelerdeki toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik kazanılmış haklar kaybedilmiştir. Bu süre zarfında CİTÖK, CTS ve benzeri birimler açılsa dahi denetlenemez bir halde işletilmiş ve bir süre sonra da etkisini yitirmiştir. Tüm bu kayıpların esas nedeni üniversiteli kadınların tümünü kapsayacak bir örgüt formülünün olmamasıdır. Ancak üniversiteli kadınların Kadın Üniversitesi İstemiyoruz Kampanyası** altında bir araya gelişi yeni bir deneyim kazandırmıştır. Kadın hareketinin ilke ve hukukuyla üniversiteli kadın örgütlerinin, kadın ve LGBTİ+ dayanışmalarının katılımıyla uzun tartışmalar sonrası oluşturulan kampanya süreci eksik yönleri olmasına rağmen üniversiteli kadınların hızlı, güncel hareket kabiliyetini ortaya çıkarmıştır. Kampanya sürecinin oluşmasından kısa bir süre sonra patlak veren Boğaziçi direnişine bu hareket kabiliyeti tam olarak yansıtılamasa dahi üniversiteli kadınların bir arada olmasını sağlayacak zeminin oluşması için adımlar atılmıştır. Kampanyanın 8 Mart öncesi gerçekleşen mitingde kortej oluşturup alana toplu geçiş tercihi bu adımlardan biridir. Halihazırda kitleselleşmiş ve politik talepleriyle bir arada olan kadınların potansiyelini kaldırabileceği yeni bir mücadele alanı ihtiyaç haline gelmiştir. Dönemin kurucu gücü izlenimini veren bu yeni mücadele alanının ihtiyaç duyduğu yeni bir renkli ve kapsayıcı feminist örgüt modeli vardır. Herhangi bir kadının kampüs içerisinde veya dışarısında karşılaştığı bir erkek şiddeti biçiminde üniversitedeki erkek akla mecbur kalmadan güven duyup dayanışma isteği bulunabileceği bir özsavunma örgütü olmalıdır.
Özerk,demokratik, feminist üniversitenin kurucu gücü
Erkek egemen tahakkümle eğitim görmek, patriyarkanın denetimi altında olmak, güvencesizleşmek, erkek şiddetinin karşısında mekanizmalar üretmemek gibi bir çok şey sıralayabiliriz. Bu çelişkilerin her birisi dönemin ihtiyacı olan feminist örgüt modelinin mücadele kanallarıdır. Ancak bu kanallar bireysel kurtuluş olarak örgütlenmekten çıkarılıp kolektif bir kurtuluş olarak örgütlenmediği takdirde kazanımla sonuçlanamayacaktır. Kolektif bir kurtuluş için erkek egemen üniversite yapısının tümden dönüşümü ancak üniversitenin feminist özsavunma örgütünün inşası ile mümkün olabilir. Üniversitenin patriyarkal ilişki biçimlerini değiştirmeden bir dönüşüm gerçekleşemeyeceğinden, bu dönüşümün gerçekleşeceği bir feminizasyon süreci olacaktır yani üniversite feminist bir hal alacaktır. Özerk,demokratik, feminist üniversitenin mücadele programını ortaya çıkarmak her politik program gibi bir politik iddiayı da içinde barındırmaktadır. Bu Özerk-demokratik üniversite mücadelesi, üniversitelerin dönüşümü için gerekli olan feminizasyon süreci için yeterli değildir. Feminist üniversite mücadelesi hem toplumun feminize olması hem de üniversitelerin feminizasyon süreci için yeni bir mücadele alanıdır. Feminist üniversite mücadelesi toplumsal bir çok sorunu, cinsiyet temelli iktidar örüntülerini anlama ve çözümlemede feminist yöntemlerin getirdiği olanaklarla yeni bir kurucu sürece doğru evrilmeye başlamıştır. Bu yeni kurucu süreç kadınları ezen iktidar ilişkilerini açıklayarak bunlara yönelik mücadele yöntemleri geliştirerek uygarlığın temel krizlerine çözüm sunabilir. Özerk-demokratik-feminist üniversite mücadelesinin örgütü uzlaşmayan bir üniversitenin politik gücüdür. Bugün bu güçle hareket edebilmek yeni bir dönemin kuruculuğudur. Yeniyi kurarken patriyarkayı alaşağı etmek için kadınlar bu kuruculukla hareket etmelidir.

Kaynakça:
1Anne Phillips -Demokrasinin Cinsiyeti, metis yayınları
2Alev Özkazanç – Bir Musibet, Yeni Türkiye’de Erillik, şiddet ve Feminist Siyaset, Dipnot yayınları
3 Universidad, Machismo y Patriarcado- Gustavo Toledo Lara
4 Las universidades como territorio del patriarcado – Graciela Morgade

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir