İçeriğe geç

Geri Dönebileceğimiz Bir Normal Hiçbir Zaman Varolmadı- H. Melis Yılmaz

Buraya adını yazdıklarımın ve yazamadıkların en azından adlarını onurlandırabilmek istiyorum, istiyorum ki onların adı geçtiğinde yere bakıp üzülmekle veya sinirlenmekle yetinmeyelim. İstiyorum ki hepimiz burada olalım, farkılılıklarımızı kucağımıza alıp yan yana duralım, çünkü hepimiz bu kocaman evrende, evimiz dediğimiz küçücük dünyamızın küçücük kıtalarındaki minik mi minik ülkelerinde hep beraberiz.

       Hepimiz kendi hayatlarımız içinde, kendi hayatlarımız için mücadele veriyoruz. Bazı mücadeleler kendimize karşı, bazısı başkalarına ve bazısı sisteme. Bir de yan yana, bizimle beraber mücadele edenler var; bir dost, bir aile üyesi ve belki tamamen yabancı biri –ama mücadeledeki emek eşit derecede önemli ve sonuna kadar gerçek. Bazı mücadelelerde yan yana olsak da, bazı mücadelelerimiz yalnız veriliyor. Yıllar sonra kendi içime bakıp artık yeter, dediğimde, terapiste gitmeye tek başıma karar vermiştim örneğin. Aslında yalnız olmak zorunda değildim o kararda, ancak bir tek ben görebilmiştim yıllar sonra bu ihtiyacımı. Terapiste gitmeye başladıktan aylar sonra kendimi yalnız hissetmemeyi başardım, ve kendimi sevmeyi, bulup yaratmayı ve yaşatmayı hâlâ, her gün öğreniyorum. Benim için özellikle zor bir günü geride bıraktım –çünkü benim yaşımda birinin intihar haberine ve intihar mektubuna uyandım, ki intihar mektubu demek de yetersiz kalacak gibi hissediyorum, büyük bir isyan ve gerçeği haykırış vardı o kelimelerde. Benim yaşımda, çok genç olduğu gerçeği yazdıklarının yanında çok hafif kaldı benim için, çünkü bu ülkede genç hissedebilmek diye bir durumun kalmadığının farkına sonunda tamamen vardım. Elbette, bu aldığım tek veya ilk intihar haberi değil, kimsenin değil, ama hepsi eksiltiyor beni ve yakıyor. Doğru gidebilecek, güzel olabilecek ve iyileşebilecek çok şey var, ve hepimizin iyileşmesi gereken yaraları ile bunların tedavileri farklı olabilir, doğru gitmesini istediklerimiz de farklı olabilir ve güzel bulduklarımız da. Buna rağmen, hepimizi zehirleyen bir hastalığın etkisinde olduğumuz da bir gerçek diye düşünüyorum –sindirim sisteminin içinden henüz çıkamadığımız hastalık, bizi sindirmeyi başaramadı da, kendisi yeterince güçlü olmadığı için falan değil, sindirmeye çalıştıkları ondan daha güçlü ve büyük olduğu için. Furkan içindekileri yazarken ve her gün yaşamaya çabalarken cesurdu ve güçlüydü, ölürken de tam olarak öyleydi. O ve her gün kaybettiklerimiz çok daha iyi bir yaşamı hak ettiler, tıpkı yaşayan bizler gibi. Amacım ne intihar bir seçim midir tartışmasını açmak ne de intihar şöyledir, böyledir diyerek kendi sözümü söylemek –amacım intiharların bu ülkede politik olduğunu gösterebilmek ve bunun her gün kendini hissettiren gerçekliğini ortaya çıkarabilmek. Her gün gelecek kaygısıyla uyanıyorum, bu konuda tek olmadığımı, tam tersine böyle hissedenlerin çokluğunu her geçen gün daha iyi anlıyorum- çok uzun bir süre sonrasını düşünerek bile değil, ama yarınımın nasıl olabileceğini düşünerek kaygılanıyorum. Türkiye, Furkan’a,
Emre’ye, Melisa’ya, Eylül Cansın’a ve Efe Özyavuz’a ve daha da fazlasına daha iyisini borçluydu, tıpkı intihar adı altında üstü kapatılmaya çalışan Rabia Naz Vatan’a, Aleyna Çakır’a ve Nadira Kadirova’ya borçlu olduğu gibi. Buraya adını yazdıklarımın ve yazamadıkların en azından adlarını onurlandırabilmek istiyorum, istiyorum ki onların adı geçtiğinde yere bakıp üzülmekle veya sinirlenmekle yetinmeyelim. İstiyorum ki hepimiz burada olalım, farkılılıklarımızı kucağımıza alıp yan yana duralım, çünkü hepimiz bu kocaman evrende, evimiz
dediğimiz küçücük dünyamızın küçücük kıtalarındaki minik mi minik ülkelerinde hep beraberiz. Yalnız hissetsek de, umut yokmuş gibi görünse de, hepimiz buradayız ve beraberiz. Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz!

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir