İçeriğe geç

Dişi gezegen herkes için yeniden yeşil olmalı

Ne erkeklik krizi ekonomik krizden, ne ekonomik kriz ekolojik krizden ayrı değerlendirilebilir. Bugün patriyarkal neoliberal sistem karşısında bütünlüklü bir çözüm ve mücadele gereklidir

Yüzyıllardan bu yana doğa ile olan etkileşimimiz içinde yaşadığımız koşullara göre evrildi. İnsanlığın en başından bu yana geldiğimiz noktaya baktığımızda şuan gördüğümüz şey sömürü sonucu oluşan tahribat ve yıkımdır. Ekofeministler patriyarkal toplumsal yapının savaş, ırkçılık, cinsiyetçilik gibi ‘’yıkıcılığına’’ hem kadınların hem doğanın maruz bırakıldığının farkındadır ve buna karşı mücadele eder.

Kadın ve doğa Antik Yunan döneminden bu yana pragmatist anlayışla yaklaşılan ve üzerinde tahakküm kurulabilecek bir araç olarak görülmektedir. Tarihte buna birçok şekilde rastlıyoruz. Örneğin; Platon dişil olanın, kölenin, hayvanın ve doğal olanın tahakküm altına alınması gerektiğini söyleyerek ‘’efendi’’ bir erkek kimlik yaratır. Hobbes’a göre kadın ve doğa ikincildir. Rousseau’ya göre kadının ilk ve en önemli özelliği uysallıktır. Locke ise doğanın cansız, homojen ve edilgen olduğunu düşünür. Peki, gerçekten doğa Locke’un dediği gibi cansız ve edilgen midir?

Locke’un düşüncesinin aksine doğanın canlı bir organizma olduğuna dair birçok araştırma var. Fakat patriyarka; bilimin tüm bu argümanlarını yok sayarak doğayı edilgen ve cansız tanımlamayı tercih etti. Çünkü ancak bu şekilde doğanın üzerinde yarattığı hiyerarşiyi, sömürüyü ve bundan kaynaklı saldırıyı ‘’kabul edilebilir’’ duruma getirebilir. Bu, tarih boyunca böyle olageldi. Erkek iktidar nasıl olmasını istediği bir doğa tanımı yaptıysa bunu kadın için de uyguladı. Tarihte yapılan ve uygulanan yasalar da bunu destekler niteliktedir. Örneğin; Roma hukukunda cinsiyet eşitliği temel bir ilke olması gerekirken aksine cinsiyet ayrımı temel ilkedir. Antik Yunan’da kadınlar siyasi bir varlık olarak dolayısıyla yurttaş olarak görülmedi. Geçmişten bu yana kadın maddesel ve insandışı, doğa değersiz sayılmış ‘’erdem’’ ise bunların dışında arandı.

Felsefe ve özellikle bilim çalışmalarının yaygınlaşmaya başladığı dönemde doğaya olan tutum değişti. Kadınlar bu iki alanın da dışında bırakıldı, aynı zamanda doğadan da dışlanarak kamusal alanın dışına itildi. Bu yüzyılda insan sömürüsüne açık ve sırlarına sonuna kadar erişilebilen bir nesnedir artık doğa.

Ekofeminizm

1970’lerde gezegenin geldiği son durum feminizm tarafından ‘’doğa’’ kavramının yeniden sorgulanmasına yol açar. Kadınlar doğa ile ilk çağlardaki gibi bir etkileşim içinde değillerdir artık, bu alandan uzaklaştırıldılar. Fakat erkek merkezli bilim ve felsefe anlayışının yanı sıra kapitalizmin daha fazla kar için doğaya yönelmesinin ekolojik sonucu kadınları doğanın savunusuna, ekofeminist bir mücadeleye itti. Çünkü kapitalizmin kıskacında yüzünü doğaya dönen kadının yaşamına ve bedenine yönelik saldırıların benzerini doğada görmesiyle oluşan ekofeminist bir savununu mücadelesi bir başka sömürüleni neoliberal kapitalizmden kurtarma mücadelesidir. Bu dönemde feminizmin, ekoloji konusuna artan ilgisinin asıl gelişimi 1970’lerin sonları ile 1980’lerin başlarında olur. 1980’lerde artık ekofeminizm ayrı bir dal olarak incelenlemeye başlar. Bu kavramı ilk kez 1974’te ‘’Feminizm veya Ölüm’’ kitabında Françoise d’Eaubonne kullandı.

Ekofeminizme göre patriyarka ve doğanın yağması sürekli bir ilişki halindedir. Bu ilişki uzlaşmaz çelişkiler içerir ve içermelidir de. Tarihte bazı kaynaklar avcılık-toplayıcılık döneminde kadınların doğayla olan ilişkilerini inceler ve oldukça önemli verilere ulaşır. Kadın o dönemde bitkileri, tohumları inceledi ve gözlemlerinden sonra tohumun çimlenmesi-yeşermesi sürecini fark etti. Sonrasında bu döngüyü bilinçli bir şekilde uygulamaya başladı ve kadınlar üretici döneme geçerken ciddi katkılar sundu. Daha yakın tarihten bir örnek verecek olursak 1974’te Kuzey Hindistan’da rant uğruna ağaçların kesilmesine karşı çıkan köylüler ağaçlara sarılarak Chipko (Kucaklama) Hareket’ini başlattı. Bu hareketin yürütücüleri kadınlardır Dişi gezegen herkes için yeniden yeşil olmalı Ne erkeklik krizi ekonomik krizden, ne ekonomik kriz ekolojik krizden ayrı değerlendirilebilir. Bugün patriyarkal neoliberal sistem karşısında bütünlüklü bir çözüm ve mücadele gereklidir Cadı Kazanı 16 ve aktivistlerin çoğunluğunu yine kadınlar oluşturmaktadır. Kadınlar, yaşamlarının devamlılığının o ağaçlara bağlı olduğunun bilinciyle yaptılar bunu. Tıpkı HES’lere, termik santrallere, tarım alanlarının imara açılmasına karşı Karadeniz’de, Trakya’da, Ege’de isyan eden kadınlar gibi…

Ekofeminizm kendi içinde sosyalist, Marksist, liberal, toplumsal, kültürel… gibi birçok dala ayrılır. Bu ayrımlar ekofeminizm içerisinde derin tartışmalara yol açmaktadır. Dışarıdan, bu görüntü uzlaşmaz bir çelişki ve parçalıklı bir bütün olarak gözükse de ekofeminizmin ilerleyişi açısından önemlidir. Liberal ekofeminizm ekolojik sorunları ‘’çevre sorunları’’ şekline indirgemekle ve bu sorunların yeni politikalar ile düzeleceğini savunması ile eleştirilir. Bu söylemiyle doğa ile kapitalist sistem arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi görünmez hale getirir. Zira kapitalizmi yeşilleştirme ve onu ekolojik kılma girişimleri sonsuz bir büyüme isteği olan sistemin “doğası” sebebiyle başarısızlığa uğrayacaktır.

Geldiğimiz yüzyılda doğa ile barış içinde yaşadığımız bir yaşam kurmak artık kaçınılmazdır. Ne erkeklik krizi ekonomik krizden, ne ekonomik kriz ekolojik krizden ayrı değerlendirilebilir. Bugün patriyarkal neoliberal sistem karşısında bütünlüklü bir çözüm ve mücadele gereklidir. Ülkemizde ekonomik kriz ile ekolojik krizin iç içe geçmesi toplumu ortak bir noktadan karşı duruşa yöneltmektedir. Bu karşı duruş şimdilik el yapımı üretimler, ekolojik köyler, kooperatifler şeklinde alternatifler ve arayışlar olarak yaşanmaktadır. Fakat insanın doğayla, doğanın iktidarla olan ilişkisi sorgulanarak sistem karşısında gerçek bir ekofeminist çözüm gereklidir. Ekofeminist bakış açısının doğa, kadın ve insan yararına nasıl bir somut çözüm önereceği önemli bir soru işareti olarak önümüzde durmaktadır.

Bir garip poşet meselesi

Doğaya ve insan yaşamına büyük ve geri dönüşü olmayan za- rarlar veren naylon (plastik) poşet günümüzde ciddi anlamda kullanımı artan bir ürün haline geldi. Buna karşın birçok ülkede plastik poşet kullanımı yasaklandı ve yerini kese kağıtları, file ve bez çantalar aldı. Ülkemizde 1 Ocak’tan itibaren plastik poşet Çevre ve Şehircilik Bakanlığı onayı ile 25 kuruştan satılmaya başlandı. ‘’Doğa ve çevre için’’ yapıldığı söylenilen bu uygulamanın tamamen kar amacı güderek gerçekleştirildiğini görüyoruz. Bunun farkında olup, farkındalığı arttırmak amacıyla İzmir’de kadınlar bir araya gelerek file çanta örme atölyesi düzenledi. Doğa için yapılan hiçbir şey kar amaçlı olmamalıdır. Kapitalizmi besleyen bu yeni uygulamaya karşı biz de İzmir’deki kadınlar gibi kendi file çantalarımızı örebiliriz. Gerçek çözümleri es geçmeden yapılan küçük dokunuşlarla daha güzelleşir hayat.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir